Federico Fellini: Sinemanın dahi-deli kült yönetmeni

Hepimiz birer sıradan insanlarız ama kimimizin yazgısı hayatını sahne ışıkları ve kamera objektifleriyle buluşturuyor, kimimiz ise o parıltılı hayatlara sadece tiyatro ve sinema koltuklarında seyirci olarak tanık oluyor.

Kimi yönettiği savaşlarla tarihe geçerken, kimi ise yönettiği filmlerle aynı tarihin parçası olabiliyor. Bugün sinema deyince hele ki Avrupa sineması denince akla gelen ismi Federico Fellini’yi anlatmaya çalışacağım.

Fellini için İtalya’nın 20. yüzyıl sanatına yaptığı en büyük katkılardan biri demek yanlış olmaz. 1920’de doğdu, 19 yaşında karikatür çizmeye başladı. Radyo oyunları ve senaryolar yazdı. Bugün ismi unutulmuş meslektaşlarından biri olabilirdi oysa 1993 yılında 73 yaşındayken sinemanın çağdaş sanat tarihini güçlendiren ustalarından biri olarak hayata veda etti.

Fellini’nin kişisel tarihindeki en belirgin yer Roma.  Fellini Roma’yı 1972de çekti. Birçok filmdeki gibi bu film otobiyografik unsurlar taşıyordu. Filmin kahramanı Fellini’nin kendisiydi. Ama aslında başrol Fellinin Roma’sına aitti. Öne çıkan unsur ise onun sinemaya bakışı ve güzeller güzeli Roma’nın atmosferiydi. Roma filmdeki genç Fellini’yi adeta baştan yaratıyordu.

Rüyaların, tutkuların, fantezilerin, anıların yönetmeni Fellini. Roma sadece Fellini’yi değil, birçok sanatçıyı derinden etkilemiş bir kent. Batı Roma imparatorluğunun başkentinde MS. ilk yüzyıllardan itibaren meskenler ailelerin prestij göstergesi oldu. Kentte bol açık alan olması pazar fikrinin doğmasına neden oldu.

Antik Roma günümüze de birçok eser bıraktı, bilinçli koruma sonucu 20.yüzyıl doğal film setlerinden biri oldu. Sinema da bu görkemli setten faydalandı.

Roberto Roselli’nin 1945 yapımı Roma açık şehir ve William Wider’ın Roma tatili gibi sinema tarihine damga vuran filmlerin yanında Roma tarihini konu alan birçok film var. 1961 yılında 4 Oscar, 1 altın küre ödülü olan Stanley Kubrick filmi Spartacus bunların başında geliyor. Kariyeri boyunca 4 kez en iyi yabancı film Oscar’ı alan Fellini 1993’de meslek yaşamında gösterdiği başarı için özel bir Oscar’la ödüllendirildi.

Fellini’nin ilham almak için geceleri dolaştığı yerler arasında saydığı Kolezyum’un çevresinde yaptığı gezintinin ünlü bir aktörün evinde bitmesi de ayrı bir anlam taşıyordu, o dostu da Marcello Mastroianni idi.  Fellini’nin gözde aktörüydü Marcello Mastroianni. Onunla 4 Film çekti. Sadece onunla çalışmadı.

Fellini içinde kendi adını taşıyan bir salonda bulunan Cinecitta stüdyolarında var olamayan dünyalar, susuz denizler sahte gökyüzleri yaratarak sinemaya dekoratif katkılar yaptı. Cinecitta ismi de onunla birlikte ünlendi, İtalyan sinemasının simgesi haline geldi. 73 yılında hayatını kaybettiğinde 70 bin hayranı onu Cinecitta’dan uğurladı.

Kötü filmler, şahane filmler, müthiş filmler bir de kült filmler var.  Bu sonuncunun özelliği sadece bir sinema salonunun perdesinde kalmaması, yaşamın başka alanlarında da etkin olması.

Star Wars’ın oyuncakları, Rüzgar Gibi Geçti’nin afişleri, Grease’in müzikleri, sanki filmden çıkıp hayatın farklı alanlarına yayılıyor, kimi zaman bir döneme, kimi zaman birkaç nesle birden damgasını vuruyor.

İşte bu filmler kült olarak anıldığından diğerlerinden ayrılıyor. Bir de kült yönetmenler var. Onların müdanasız özgürlükleri, sınırsız güvenleri ve sınıflandırılmamaları, girmemeleri kitlelere ulaşmalarından daha önde tutuluyor. Onların her filminin kült olması gerekmiyor.

Yaşam boyu sürdürdükleri duruşları ve çizgileriyle bu sıfatı alıyorlar. O yüzden hiç çekinmeden Fellini’ye kült yönetmen diyebiliriz.

La Dolce Vita Türkçe adıyla Tatlı Hayat Fellini’nin kült filmlerinden biri. Yıl 1960, başrollerde Marcello Mastroianni ve Anita Ekberg’in oynadığı film o yıl Cannes’da en iyi yönetmen dalında Altın Palmiye kazandı. Aynı yıl Amerika’da gösterime girince en iyi yabancı film Oscar’ını ve en iyi köstüm tasarımı Oscarı’ını aldı.

Kendisini dürüst bir yalancı olarak tanımlayan Fellini bu filmde Roma’daki sosyetik yaşantının yozluğunu ve sofistike kesimdeki ahlak çöküntüsünü anlatıyordu. La Dolce Vita deyişi bu filmle birlikte yeniden canlandı, gündelik dile girdi. Bu tabir bugün bile  parfümlere,  lokantalara,  kokteyllere marka olarak seçtiren güç Fellini’den başkası olamazdı.

Fellini, filmlerinde abartı da baskın özelliklerden bir diğeridir. Filmlerinde bütünlük konusuna hassas yaklaşmış, yaptığı her filmin bütünün parçalarını oluşturduğunu dile getirmiş ve bunları bir araya getirince kendi yaşantısının oluştuğunu ifade etmiştir. Semboller kullanarak söylemek istediklerini farklı şekillerde ifade etmiştir.

Roma ikliminin yumuşaklığının da etkisiyle sokakta çok zaman geçirilen bir şehir.  Çevreyi görmek kadar görünmeyi de önemseyen insanların şehri. Bu iki özellik Roma sokaklarının hep canlı ve hareketli olmasını sağlıyor. Bu durum geçmişte de farklı değildi.

Fellini’nin yoğun olarak sokaklardan ve sıradan insanlardan ilham alması yönetmenle kent arasındaki özel ilişkinin sebebi de olmalı. Roma’lıların gözünde Fellini onları en iyi yanşatılan dünyaya en iyi anlatan yönetmen.

Birçok gezgin için Roma her sokağın başka bir hayal dünyasına açılan yürüdükçe yürümek ve kaybolmak istenen bir şehir. Ortaçağ, Rönesans dönemi binalar, kiliseler çeşmeler, müzeler görsel bir şölen sunuyor. Etrüsk mimarisinin kemerli kubbeli yapıları, barok mimarisinin başyapıtları ve çağdaş tasarımlar topyekün bir görsel şölen sunuyor.

1970’lerde başlayan yeni Hollywood dönemi Avrupa ekonomisi için oldukça kazançlı bir sektöre dönüştü. Ancak sinemayı sanattan alıp eğlence sektörüne taşıdı.

1980’lerde Avrupa sineması Amerikan sinemasıyla gişe rekabeti yapamaz oldu. Fellini gibi kendi rüyalarını somutlaştırarak tüm seyrettirebilen yönetmelere de pek rastlanmıyor.

Sinemaya yönelik fikirleri de filmleri kadar güçlü olan Fellini Hollywood sineması hakkında şöyle demişti: Seyirci hiçbir ortak bilinci olmayan bir canavardır, bu yüzden onun istekleriyle şartlanmak olanaksızdır. O yüzden bu kendimi aşağılamak olur. Yalnızca canımın istediklerimi söylerim.

Fellini’nin Roma İmparatorluğu tarihine de kayıtsız kalması beklemezdi. 1969’da yazdığı yönettiği Satyricon filmi oldukça serbest bir uyarlamaydı. Şiiri ve düz yazının bir karşımı ile kaleme alınmış bir kısmı yüzyıllar içinde kaybolmuş, latince eser Hristiyanlık dönemi Roma’yı anlatıyordu. Filmin tanıtım sloganı ise şöyleydi: Roma İsa’dan önce, Fellini’den sonra!

1985’te Ginger ve Fred’i çekti. Filmde çağdaş dünyanın simgesi televizyonu iki yaşlı oyuncun gözünden yorumladı. Televizyonun kitleleri etkileme gücünün yapaylığını ve basitliği boşluğu görkemli bir şekilde perdeye taşıdı.

Fellini’nin yaşlandıkça daha da zenginleşen ve sınır tanımayan hale gelen düş gücü yapımcı bulmasını zorlaştırıyordu. Yaşamının son yıllarında her türlü ticari ödüllerden kaçınarak büyük zorluklarla iki film daha gerçekleştirdi.

Fellini küçükken seyahat etmek istediğini, dünyayı görmek istediğini ama 18 yaşına gelince Roma’ya ayak basınca Roma’dan başka bir yeri görmek istemediğini farkına vardığını söylemiş.

Roma’da bir taksiciyle Fellini arasında geçen bir konuşma: Taksici Fellini’ye sormuş neden bizim anlamadığımız filmler yapıyorsunuz? O da Ben Fellini’yim demiş.

İtalyan sineması genellikle güldürüyü kullanarak eleştirel yaklaşımda bulunmasıyla tanınır. Fellini de bu özelliklere katkıda kişisel bulunarak bu ülkesinin sinemasını yücelten kişisi oldu.

1993 yılında hayata gözlerini yuman Fellini, geride bıraktığı filmleriyle varlığını ileriye taşıyan, adını “kült” statüsüne taşımayı başarmış, dahi-deli tanımlamasına uygun, her daim yaratıcı ve ilham verici, kendi ülkesi için de gurur kaynağı olan bir yönetmen. Eğer Fellini dünyasıyla henüz tanışmadıysanız işe bir yerden başlayın ve onun dünyasının davetkâr havasına kapılmaktan kendinizi alıkoymayın.

Federico Fellini ne demiş: “Sanatı sevmeyen insan, yaşamı da sevmez.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir